top of page

Ders Almaktan Bıktıysanız!


İlk okuduğum kitabı Bayan Ming’in Hiç Olmayan On Çocuğu idi. Eric-Emmanuel Schmitt’i tanımıyordum ama kitabın adı ve kapak resmi ilgimi çektiği için almıştım. İncecik bir kitaptı, okurken çok etkilenmiştim. Nesinden bu kadar etkilendiğimi sözcüklere dökmem mümkün değil. Deneyimlediğim şey bir tür zihinsel haz.

Kitaplarını bu kadar sevmemin nedenlerinden biri sanırım felsefeci olmasının getirdiği bir yön. Hemen her kitabını okuduğumda arkasında yatan sorunun güzelliğinden çok etkileniyorum. Saf meraktan, anlama isteğinden doğan güçlü ve güzel sorular… Ve bunu yaparken asla ders verme derdinde değil. Bu benim için çok kıymetli, çünkü bu ders verme meselesi çığırından çıkmış gibi görünüyor.

Özellikle de sosyal medyada yapılan paylaşımlar, yazılan yorumlar karşısında dehşete benzer duygular hisseder oldum.

Kimi, haklı bir eleştiri yazmış, ama öyle bir üslupla yazmış ki, adeta muhatabının suratına bir tokat indiriyor. Kimi, alanında kendini geliştirmiş, bir yerlere ulaşmış ama sanki hayatın bütün sırrını da çözmüş gibi davranıyor, lütfedip sizinle de paylaşıyorum havalarında.

Söylemlerin çoğu aktif didaktik tarzda, bir kısmı ise pasif didaktik tarzda. Aktif didaktikler genelde aşağıdakilere benzer ifadeler kullanıyor.

·       “Bakın bu iş böyle olmaz.”

·       “Ben size böyle olacağını önceden söylemiştim.”

·       “Konuya tamamen yanlış bir yerden bakıyorsunuz.”

·       “Siz daha o aşamada mısınız?”

·       “Biz bu işleri çözeli epey oldu.”

·       “Bunu idrak etmek bu kadar zor olmamalı.”

·       “Biraz ufkunuzu genişletmenizi öneririm.”

·       “Önce biraz okuyup araştırın, sonra tartışalım.”

·       “Sevgili arkadaşım, sana tavsiyem…”

Pasif didaktikler ise sözde bir hikâye, anı, fıkra filan anlatıyor. Ama anlatırken tek bir amacı var, hangi dersi almamızı istiyorsa orasından gösteriyor gerçeğin ufak bir kıyısını. Pasif didaktikler de genelde aşağıdakine benzer kalıplar kullanıyor.

·       “Geçen hafta Yozgat’ın bir köyüne gittim. Çay ocağında oturan 76 yaşındaki Arif Amca bana döndü ve öyle bir laf etti ki…”

·       “Kartallar fırtına çıkınca kaçmaz, o rüzgârı kullanarak daha da yükselirler. Peki biz ne yapıyoruz?”

·       “Ben de gençliğimde o koltukların, o maaşların çok önemli olduğunu sanırdım.”

Belki de bu yüzden bu kadar çok seviyorum Eric-Emmanuel Schmitt gibi yazarları. Onca bilgisine, romancı, oyun yazarı ve sinema yönetmeni olarak kazandığı sürüyle ödüle rağmen “bilen özneye” dönüşmediği için. Sorular sormaya devam edip bize tek bir gerçeğin olmadığını hatırlattığı için.

Bugün, yeni yayımlanan kitaplarından Oscar ve Pembeli Meleği kitabını okudum. 72 sayfalık bu hikâye büyüledi yine. Gözümden akan iki damla yaşı silip hemen bu yazıyı yazmaya koyuldum.

Onun bu “minik” kitapları meğer kendisinin “Görünmeyen Döngü” ismini verdiği bir seriymiş. Oscar ve Pembeli Meleği kitabının başında seriyle ilgili bir bilgilendirme yazısı var. Birbirinden bağımsız romanlar olsa da hepsinin temasının “anlam arayışı” olduğunu söylüyor.

Bu yazıda yazarla ilgili şöyle bir ifade var: “Eric-Emmanuel Schmitt, maneviyatı hümanist bir bakış açısıyla ele alır. Onları, hayatta yol almayı kolaylaştıran bilgelik ve şiir hazineleri olarak görür. Onun yaklaşımının özgünlüğü de burada yatar. Okurunu dönüştürmeye ya da inançlar üzerine anlamsal bir eleştiri sunmaya çalışmaz; bunun yerine, beklenmedik empati alanları yaratarak keşfetmeye, sezgisel olarak hissetmeye davet eder.”

Eğer ders almaktan bıktıysanız, sizi nazikçe düşünmeye davet eden bu yazarı sevebilirsiniz.

 
 
 

1 Yorum


Misafir
28 Nis

Acaba ben hangisiyim: Aktif, pasif? Öğrensem ne iyi olur. Aklım yatarsa, ikna olursam değişirim. Düzelirim. Bu satırlardan sonra “… ders almaktan BIKMADIM, yazarı sevebilirim” diye okumaya devam edeceğim. Teşekkür ederim 👍

Beğen
bottom of page